9 Mart 2007 Cuma

ZÜMRÜDÜ ANKA KUŞU (Tolga İçin)



Gece karanlıktı, yıldızlar daha da parlıyorlardı gökte… Tolga’yı uyku tutmamıştı ilk defa o gece. Yatağında dönüp durdu yorganın hışırtısı sessiz odasındaki tek sesti. Yatağından kalktı. İçinde tarif edemediği bir his vardı, büyük bir şey olacaktı hem de onu büyüleyecek büyük bir şey. Ne olduğunu bilmediği halde beklemeye başladı. Camın kenarına gitti yere oturdu başını cama dayadı ve yıldızlara bakmaya başladı, sayamıyordu çok fazla yıldız vardı. Nefesi camda buğu yapmıştı eliyle sildi. Yıldızları seyretmek istiyordu. Birden bire olağanüstü bir şey oldu, tüm yıldızlar birleşti ve kocaman bir ışık topuna dönüştü. Işık topu cama doğru yaklaşmaya başladı. Tolga çok heyecanlanmıştı içinden bağırmak geliyordu ama sesi çıkmıyordu. Sadece kendisinin duyabileceği bir sesle baba dedi.

Işık yaklaştıkça şekil almaya başladı; önce parlak bir kuş oldu. Kuş kanatlandı, her kanat çırpışında binlerce renk gökyüzüne döküldü. Şimdi karanlık gökyüzü göz kamaştırıcı renklere bürünmüştü. Gözlerini kuştan alamıyordu, büyülenmişti, şaşırmıştı ve hayranlıkla izliyordu.
Kuş tüm ihtişamıyla camın önüne kondu, mücevherlerle kaplı iki kanadını yana doğru açtı. Kanadındaki tüyler altın ve kırmızı renkteydi. Gövdesi görülmemiş eşsizlikte mor rengine sahipti.
Tolga artık korkmuyordu, camı açtı, kimsin sen diye sordu kuşa.
— Kuşların efendisi, rüzgârdan hızlı uçan kuş, evrenin en güzel varlığı. Ben Zümrüdü Anka’yım.

Zümrüdü Anka, masalların büyülü kuşu, rüyaların bekçisi…
Sen ki Kaf dağında yaşayan Kuşkan ülkesinin efendisi, dileklerin tek gerçekleştiricisi.
Sen ki güneşin sembolü; her gece ölen, her sabah yeniden doğan ölümsüz.
Sen ki kendi küllerinden yeniden var olan, daima yenilenen, daima güçlenen mucize.
Eşsiz Zümrüdü Anka ne işin var bir insanoğlunun evinde…

—Sen gerçekten Zümrüdü Anka mısın diye sordu Tolga heyecanla


Zümrüdü Anka gözleriyle konuşuyordu, yakut yeşili gözleri sessizce her şeyi anlatıyordu…

— Beni çağırdın ve ben de geldim. Şimdi ne istediğini söyle bana.

—Seni çağırmadım

—Evet, beni çağırdın, kalbinden sessizce çağırdın, her gece beni dinledin, resmimi yaptın. İşte şimdi buradayım nedir seni uyutmayan, nedir huzursuz eden?

—Düşünüyordum sadece, düşünürken gece ilerledi, karanlık arttı, korktum bu karanlıktan. Sonra yıldızlardan sen doğdun. Bunlar sadece masallarda olur nasıl oldu da geldin buraya? Nasıl oldu da buldun beni?

Bu ufak çocuğun aklı karışmıştı. O an karar verdi Zümrüdü Anka her şeyi anlatmaya ona. Şimdi dinle beni dedi masal diyarında neler oluyor. Gözleriyle sessiz ve derinden anlatmaya başladı…

Kaf Dağı’dır halkımın yaşadığı yer. Geçit vermez, bulunamaz bir yerdir, zamanlar ötesindedir. Bir tek benim sırtıma binen insanoğlu geçebilir o dağları ve ulaşır eşsiz güzellikler diyarına.
En tepesindedir Kuşkan ülkesi Kaf dağının sonsuz bahçenin içindedir. Herkes mutludur, huzurludur. Dosttur burada yılanların şahı Şahmaranla, devlerin devi tek gözlü dev.
Periler diyarıdır bu diyar; bu diyar Şahmaran diyarıdır. Her dilek hayat bulur, her efsane gerçektir burada.
Eğer merak edersen Şahmaran ve Devi; kulak ver de dinle hikayelerini:

“Yüzlerce yıl önce Şahmaran da insanlarla beraber yer yüzünde yaşarmış. Yılanların Şahıymış Şahmaran. Sadece yılanlar değil diğer tüm canlılar da saygı duyarlarmış ona. Gücünü bilgelikten alırmış, kâinatın tüm bilgisine sahipmiş Şahmaran. Tüm hayvanların ve bitkilerin dilini, her taşın tarihini bilirmiş ama bunları gücüne güç katmak dünyaya hükmetmek için kullanmazmış.
İnsanoğluna hiç güvenmezmiş yılanların şahı Şahmaran. Onların karanlık arzularını bilir ve bu yüzden bilgisini saklarmış. İşte sırf bu yüzden yeraltında bir dünya yaratmış kendine diğer tüm yılanlara birlikte.
İnsanlardan kaçışına ve onlara olan güvensizliğine rağmen yarı insan sayılırmış. Belden yukarısı muhteşem güzellikte bir kadın belden aşağısı ise bir yılanmış. Siyah ve beyaz; gece ve gündüz iyilik ve kötülük gibiymiş. Şahmaran hem insanlardan kaçar hem de onları özlermiş. Arada bir dertleşmek, insan yanını insanoğluyla paylaşmak istermiş. Gel gelelim yüz yüllar boyunca insandan sadece ihanetin ve hırsın binlerce yüzünü görmüş. Her insan ona bencilce yaklaşmış, onun arkadaşlığından bilgisini istemişler. Ve insan için bilgi güç demekmiş. İnsanoğlu biliyormuş ki, Şahmaran’ın etinin suyu bilgeliğin belki de ölümsüzlüğün yolunu açacakmış.
Şahmaran ise bin yıllardır kaçış halindeymiş. İnsanlar yüzünden ülkesini hep taşımak, sürekli izini kaybettirmek zorunda kalmış. Onun ölümü sadece insan elinden olabilirmiş. İnsanlardan ve aynı zamanda yılanlardan da kaçarak yaşamını sürdürürmüş Şahmaran.
İşte böyle zamanlardan birinde ormanda kaybolan üç genç bir kuyunun yanına gelmiş. İçinde ne olduğunu merak edip kuyunun derinliklerine bakarken Canasb dengesini kaybedip kuyuya düşmüş. Arkadaşları Canasb’ı çıkarmaya çalışmışlar ama başaramamışlar. Bu olanlardan çok korktukları için ailelerinden gizlemişler ve o gün Canasb’ı hiç görmediklerini söylemişler.

Kuyuya düşen Canasb ise ölmemiş. Aşağı düştüğünde kendini yeni bir hayatın içinde bulmuş. Her taraf bin bir çeşit meyve, kuş ve çiçekle doluymuş. Çevresine baktıkça gördüğü manzaradan büyüleniyormuş. Zamanla çevresindeki yılanları fark etmiş. Fark ettikçe de korkmaya başlamış burada her çeşit yılan varmış. Canasb’ın korktuğunu anlayan yılanlar ona korkmamasını zarar vermeyeceklerini söylemiş ve onu yılanların şahı Şahmaran’ın yanına götürmüşler.
Şahmaran’ın güzelliğini görünce Canasb’ın gözleri kamaşmış. Şahmaran’ın kalbi de Canasb’ı gördükten sonra daha hızlı atmaya başlamış içinde fırtınalar kopuyormuş. Bir yandan nasıl olur da bir insanoğlu benim ülkeme gelir onlardan birine asla güvenemem diyormuş öte yandan bir insan görmek hem de böyle yakışıklı biri onda yıllardır gizlenen insani duygularını harekete geçirmiş.
Canasb gözlerini Şahmarandan ayırmadan konuşmaya başlamış; arkadaşlarıyla kuyunun yanında oyun oynadıklarını, kuyuya düşüşünü, köyünü, annesini ve oraları şimdiden özlediğini anlatmış. Şahmarandan onu geri göndermesini dilemiş. Olmaz demiş Şahmaran bir daha asla güvenemem seni gönderirsem gider yerimi diğerlerine söylersin. Asla olmaz. Canasb’ın ısrarları fayda etmemiş, yalvarmaları bir işe yaramamış. Şahmaran, ihanetle, kaçışlarla geçen yaşam öyküsünü anlatmaya başlamış Canasb’a. Her gün bir parçasını öğrenmiş genç adam. Uzun süre ne köyünü, ne arkadaşlarını anımsamamış. Öykü ilerledikçe Canasb daha da meraklanmış. Azar azar bin yıllık tarihi, sadece Şahmaran’ın değil, insanların da tarihini dinlemiş ve öğrenmiş. Gün gelmiş hikaye sona ermiş; Canasb’ın da merakı bitmiş. Şahmaran’a artık gitmek istediğini söylemiş. Şahmaran demiş ki; İnsanoğlu değin işte böyle,merakın bitti şimdi beni terk etmek istiyorsun. Sana insanlardan neler çektiğimi anlattım beni neredeyse öldürüyorlardı. Şimdi onlardan birine, sana nasıl güvenmemi beklersin. Gitmene izin veremem bundan sonraki hayatını burada bizimle geçireceksin. Canasb bir daha geri dönemeyeceğini düşündükçe üzüntüsünden yemeden içmeden kesilmiş, konuşmaz olmuş. Bu halini gören Şahmaran için için çok üzülüyormuş. Bir gün Canasb’ın yanına gitmiş. Ben de yarı insan sayılırım aşk en güçlü duygudur sana âşıkken senin istemediğin bir yerde kalmana gönlüm razı olmaz. Gidebilirsin. Ama bana iki konuda söz vereceksin. Birincisi asla kimseye yerimi söylemeyeceksin ikincisi ise hamama gitmeyeceksin demiş. Canasb bu sözler karşısında çok heyecanlanış tamam demiş söz veriyorum sırrınız ölene kadar benimle kalacak. Bunu üzerine yılanlar Canasb’ı sırtlarında kuyunun dışına kadar taşımışlar. Canasb’ın sözü içtenmiş aslında, Şahmarana’a ihanet etmek gibi bir niyeti yokmuş. Sırf bu yüzden köyünü terk etmiş onu tanımadıkları bir yere yerleşmiş ve orada yaşamaya başlamış. Yıllar geçmiş Canasb Şahmaran’ın sırrını saklamış ta ki o güne kadar.
Günlerden bir gün padişah hastalanmış ve yataklara düşmüş. Bu işe en çok da sevinen Vezir olmuş. Vezirin de en büyük arzusu Şahmaran’ı bulmakmış. Şahmaran’ı bulup onun etinin suyunu içerek bilgiye kavuşmak ve böylece ölümsüzlük kazanmak istiyormuş. Fakat Padişah Şahmaran’dan korkuyormuş ve böyle bir şeyi yapması için vezirine izin vermiyormuş. Vezir padişahın hastalığını fırsat bilmiş. Sizi iyileştirecek tek şey Şahmarandır bırakın onu bulayım padişahım demiş. Padişah ölüm korkusuyla vezire tamam git onu bul demiş.
Şahmaran’ı bir kez gören her bir insanoğlunun vücudu beyaz pullarla kaplanırmış. Bu yüzden vezir herkesin hamamlara toplanmasını, gelmek istemeyenlerinde zorla getirilmesini istemiş. Hamamcılar nasıl birilerini arayacakları konusunda sıkıca tembihlenmişler. Canasb saklanmaya çalışmış ama olmamış. Vücudundaki pullar fark eden hamamcılar hemen vezire haber vermişler. Canasb saraya götürülüp günlerce sorgulanmış, yemek ve su verilmemiş. Bakmış ki Cansab bir şey söylemiyor bu sefer vezir başka bir yol denemiş. Ona çok güzel bir oda hazırlatmış kuş sütüyle beslemiş. Bizi yanlış anladın Şahmaran’a zarar vermek istemiyoruz. Ama salgın bir hastalık var Şahmaranı bulup ona ne yapmamız gerektiğini sormazsak bu ülkede tek bir canlı bile kalmayacak sen gidip sadece onunla konuş ne yapılması gerektiğini sana söyler demiş. Canasb bu yalana inanmış. Ertesi gün kuyuya gitmiş tam içeri gerecekken vezirin adamları onu yakalayıp saraya geri götürmüşler. Canasb kendisine tuzak kurulduğunu anlamış. Şahmaran için çok endişeleniyormuş ama elinden bir şey gelmiyormuş. Bir süre sonra altın tepsi içerisinde Şahmaranı da saraya getirmiş vezirin adamları. Başı gururlu ve dimdikmiş Şahmaran’ın. Canasb’tan başka kimseye bakmıyormuş… Bir süre sessizlik olmuş. Ve sonra Şahmaran dile gelmiş…
- “Ben insanlara neden güvenmediğimi anlatmıştım sen bana ihanet ederek bunu bir kez daha kanıtladın... Fakat sana aşık olarak ve gitmene izin vererek bende yılanlara ihanet ettim. Aşk zayıflıktır ve zayıf olan ölümü hak eder.Başımın suyu zehirlidir bilgi kuyruğumdadır. Suçunun cezasını çekmek istiyorsan zehri iç.”
Bu sözlerinden sonra Şahmaranı kesmişler. İki ayrı kazan kaynamış. Zehir kazanı ve bilgi kazanı. Vezir Şahmaran’ın sözlerini dinleyerek kuyruk suyunu dikmiş başına. Canasb ise ölümden başka bir şey düşünmeden zehri içmiş. Vezir, yere yıkılmış anında ölmüş. Şahmaran ölmeden önce son bir iyilik yapmış aslında Canasb’a. Canasb’ın içindeki acı yavaş yavaş azalmış. Gözlerinde yaşlarla Şahmaran’ın kazanlardaki parçalanmış etlerine bakmış; tam o sırada Şahmaranın kaynayan parçaları dile gelmiş bizi padişaha yedir iyileşecektir demişler. Canasb denileni yapmış padişahı iyileştirmiş. Şahmaran’ın suyunu içen Canasb bitkilerin dilinden anlamaya başlamış ve bu bilgileri insanların yararına kullanmış. O günden itibaren Canasb Lokman Hekim olarak anılır olmuş. ”
Zümrüdü Anka kuşu hikayesini bitirdikten sonra; bu ihanetten sonra Şahmaran, Kaf Dağı’nda ruh buldu; bütün bilgeliyle artık sürdürüyor hayatını engin güzellikler ülkesinde dedi.
—Peki ya tek gözlü deve ne oldu diye sordu Tolga.
Neredeyse sabah olmak üzereydi. Gün ışımadan Zümrüdü Anka kuşunun Kaf Dağına dönmesi gerekiyordu.
—İstersen bin sırtıma seni de götüreyim Kaf Dağı’na. Tek gözlü deve kendin sorarsın hikayesini dedi Kuşların efendisi Zümrüdü Anka Kuşu.Tolga ilk önce çok heyecanlandı bu teklife sonra babası aklına geldi, Ben gelemem seninle en iyisi sen tekrar gel ziyaretime bana sen anlatırsın devin hikayesini dedi. Zümrüdü Anka kuşu kanadından altın rengi iki tüy kopartıp Tolga’ya verdi. Ne zaman beni çağırmak istersen bunları bir birine sürt ben gelirim dedi ve geldiği gibi ışıklar saçarak uçup gitti. Tolga tüyleri yastığının altına koydu odasının kapısını yavaşça kapatıp babasının yanına gitti yatağa usulca girdi. Sen ne kadar erken uyanmışsın böyle diye mırıldandı babası Tolga’ya sarılırken. Ah bir bilse olanları… Biliyor musun gerçekten Zümrüdü Anka kuşu varmış dedi Tolga uykuya dalmadan az önce.

5 yorum:

Adsız dedi ki...

Sevgili masalcı
Süpersin. Artık her gece yeni hikayeler okuyorum.. senin hikayelerini.yarın merakla bekliyorum 'dev'in hikayesini Tolga nın evi yakınmı yıldızlara?
Tolga Zümrüdü Anka kuşunu ne zamandan beri tanıyor?
MERAKLI

Adsız dedi ki...

İlk satırından itibaren masallar dünyasındaydım. Hani masallar bittiğinde "ııhhıh..." çekilir ya, ben de bittiğinde öyle olmuştum. Güpe gündüz gevşemiş, tatlı bir uyku bastırmıştı. Rüyalar alemindeydim. Tebrik ederim, arkası sürekli gelsin. Çünkü masallar bitmemeli.
Kunduz

Tolga dedi ki...

masaldevi sen hakkaten o'musun?,
babam dedi de inanamadim
peki nasil oluyor da bukadar masal biliyorsun, internete nasil girdin? gercekten gordun mu zumrud-u ankayi
(ben gordum)

masaldevi dedi ki...

Evet gerçekten benim,
yazmaya başlayınca kendiliğinden geliyor masallar sanki bir yerdelerde beni bekliyorlar açığa çıkmak için.
Zümrüd-ü ankayı önce dinledim küçüktüm, masalların kuşuydu benim için. Daha sonra görmeye başladım, çeşit çeşit zümrüd-ü ankalar yarattım kafamda. Bunlardan biri de senin için. Bekle, çünkü senin için tekrar gelecek bir dolu masalla...
(interneti de bir geldiğinde gösteririm sana :) )

Gerbil dedi ki...

Sevgili masalcı, Tolga bekleyemekten Zümrüd-ü Anka yı kök saldı olduğu yere.